yazıları


Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 1

Basra’nın ele geçirilmesinden sonra İngilizlerin ilerlemeleri Kurna’ya kadar devam etti. Aslında Kurna; Basra’nın güvenliğini sağlamak için stratejik öneme sahip bir yerdi. 4 Aralık 1914’te üstün kuvvetlerle Kurna mevziine taarruza başlayan İngilizler beş gün devam eden çetin muharebelerden sonra 9 Aralık 1914’te Türk kuvvetlerinin kuzeye çekilmesi ile Kurna bölgesinde üstünlüğü ele geçirmişlerdi.

4 Aralık tarihinde cereyan eden Birinci Müzeyra ve 7 Aralık günü yapılan İkinci Müzeyra Muharebesinde İngilizler galip gelmiştir. Türk kuvvetleri bu sırada sadece İngilizlerin değil, bölgedeki Arap aşiretlerinin de saldırısına maruz kalmıştır. İngilizler Dicle Nehri’ni geçip Kurna Kasabası’nı kuzeyden ve batıdan kuşatmışlar; bundan dolayı Irak ve Havalisi Genel Komutanlığı Kurna’ya yardım gönderememiştir. Geri çekilme yollarının düşman tarafından kesilmesi nedeniyle Tümene bağlı birliklerin önemli bir kısmı başlarında tümen komutanları Albay Suphi olmak üzere 45 subay, 989 er İngilizlere teslim olmak zorunda kalmış; kalan birlikler parça parça geri çekilmişlerdir. Bu geri çekilme esnasında Arap aşiretlerinin saldırısı ve soygunundan sağ kalanlar Çatratü’l-Ammar ve Nasıriye hattına ulaşmışlardır.

Bu sırada Türk Kuvvetlerinde yeniden teşkilatlanmaya gidilmiştir. Jandarma, hudut, depo birlikleri, yerli halk ile Türk Kuvvetlerinden ayrılmayan Müntefik Aşiretinden teşkil edilen birlikler ve 1915 yılı Ocak ayında Halep’ten gönderilen 35. Tümen’le birlikte yeniden bir düzenlemeye tabi tutulmuştur.

Bundan sonraki günlerde her iki taraf da Irak’taki kuvvetlerini takviye etmekle meşgul oldu. 2 Ocak 1915’te Irak ve Havalisi Genel Komutanı Cavit Paşa’nın teklifiyle rütbesi yarbaylığa yükseltilen Süleyman Askeri Bey tayin edilmiştir. Enver Paşa, Süleyman Askerî Bey’in Irak cephesinde yerel kuvvetlerle İngiliz ilerleyişini durdurabileceğini düşünüyordu. Bu sırada Irak’ta aşiretler üzerinde güçlü bir otoritesi bulunan Uceymî Sadun Paşa, Süleyman Askeri Bey’in yanında yer aldı.

Uceymî Sadun Paşa Irak cephesinde cereyan eden bütün muharebeler sırasında kendine bağlı aşirete güçleriyle Türk ordusuna destek verdi. Nitekim, Mondros Mütarekesinden sonra da Urfa’ya yerleşerek kalan ömrünü Türkiye’de geçirmiştir.

Irak ve Havalisi Komutanı Süleyman Askeri Bey, aslında Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşunda faal görevler almış, gayr-i nizami harp yöntem ve usullerini bilen ve bunu Trablusgarp’ta Türk-İtalyan harbinde, daha sonra da Balkan harbinde uygulayan vatanperver bir subay idi. Bağdat’ta Jandarma Komutanlığı yaptığından bölgeyi biliyordu. Dönemin önde gelen şahsiyetlerinden Ahmet İzzet Paşa’ya göre kıvrak zekalı, cesaretli ve bilgili bir subay olmasına rağmen tecrübesi azdı.

Süleyman Askeri Bey’in emrindeki Türk ordusu, personel ve silah bakımından üstün İngiliz kuvvetleri karşısında tutunamayınca taktik geri çekilme planı uygulamaya konularak birlikler bir miktar kuzeye doğru kaydırılmıştır. Süleyman Askeri Bey, göreve gelir gelmez Rota köyü ve civarında 7 Ocak 1915 tarihinde İngilizlerle yapılan muharebelerde Türk birlikleriyle aşiret kuvvetleri geri çekilmişler ancak daha sonra yapılan muharebelerde İngilizlere ağır kayıplar verdirmişlerdir.

Süleyman Askeri Bey 5 Şubat 1915 tarihli raporunda 2 subay 17 asker şehit, 5 subay 68 asker yaralı verdiklerini açıklarken İngilizlerin 400 ölü 1000’in üzerinde yaralı verdiklerini bildirmiştir. Süleyman Askeri’ye bağlı birlikler bundan sonraki süreçte zaman zaman Kurna’ya kadar akınlar yaparak İngilizlere zayiat verdirmişlerdir. Taşkınlardan dolayı bu sırada Dicle ve Fırat’ın sularının kabarması her iki tarafın hareket kabiliyetini büyük ölçüde kısıtlamıştır.

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 2

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 3

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 4

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 5

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 6

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi Son

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi

Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığı döneminde (Ocak-Mayıs 1913) müttefik arayışında bulunan Osmanlı idarecileri gelecekte İngiltere’nin yanında yer almayı düşünmüşler bu amaca hizmet eder düşüncesiyle Basra Körfezinin batı kesiminde küçük bir takım üsler İngiltere’ye verilmiştir.

Hindistan yolunu emniyete almak, diğer yandan petrol bölgesine yönelik yakın gelecekte yapılması muhtemel harekatta ordularını desteklemek isteyen İngilizler, Bahreyn, Katar ve Kuveyt’te konuşlandıkları arazide aşiret reisi şeyhlerle yakın ilişkiler kurarak her geçen gün daha fazla yığınak yaparak silah, teçhizat ve personel yönünden bölgedeki kuvvetlerini artırdılar.

O sırada Musul valisi bulunan Süleyman Nazif Bey, Basra’da bulunan Irak ve Havalisi Komutanı Cavit Paşa’ya 4 Ağustos 1914’te gönderdiği bir yazıda, özellikle Basra Körfezi’ndeki aşiret reislerine güvenilemeyeceğini hatırlattıktan sonra, İngilizlerin yanında yer alan bu şeyhlerde ne din gayreti ne de milliyet haysiyeti bulunmadığını ifade ederek uyanık davranmasını öğütlüyordu.

İngilizlerin Büyük Oyunu

Orta Doğu’nun petrol zenginliklerine sahip olmak, üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğunun egemenlik sahasını daha da genişletmek düşüncesinde olanların planlayıp hazırladıkları kurtlar sofrası kurulduktan sonra “Büyük Oyun” böylece sahneye konuldu.

İngiltere’nin Irak’ı işgale yönelik girişimlerini yakından takip eden Hindistan Politik Sekreteri Sir Percy Cox 8 Ekim 1914 tarihinde Bombay’dan Londra’ya gönderdiği raporunda; “Bugün Bahreyn sevkiyatı başladı. Bana göre İran körfezine asker göndermek ve Türkiye ile savaşmak asla lehte bir olay değildir… Bana göre bizim aleyhimize bir durum ortaya çıkacaktır. Şattü’l-Arap’ta zayıf duruma düşeceğiz, yerel güçler bize düşmanca tavır alacaktır.” diyordu.

Irak Cephesinde İlk Sıcak Çatışmalar

Bütün bunlara rağmen, İngiliz hükumeti kararından vazgeçmemişti. İngiliz öncü birlikleri 3 Kasım 1914 günü Fav açıklarına geldiler, buradaki hudut taburu gelişmeleri 38. Tümen Komutanlığına bildirdi. 6 Kasım günü çıkarılan İngiliz öncüleriyle Türk ordusuna bağlı hudut birlikleri arasında ilk sıcak çatışma karşılıklı top ve tüfek atışlarıyla başlatılmıştır. 16. İngiliz Tugayı, 8-10 Kasım 1914 tarihleri arasında gemilerle Şattü’l-Arap’a girerek kuvvetinin büyük kısmını Abadan’ın güney kıyılarına çıkarmıştı. Basra’yı savunmak isteyen Türk kuvvetleri ise, İngiliz birliklerinin ve özellikle nehir filosunun üstün ateş gücü karşısında ağır zayiat vererek kuzeye doğru çekilmişlerdi.

Kuvvet kaybından doğan hassasiyet nedeniyle, Irak ve Havalisi Genel Komutanı Cavit Paşa, mevcut kuvvetlerle daha iyi koşullarda muharebe edebilmek maksadıyla, Basra’yı savunmaktan vazgeçip elindeki çok zayıf Türk kuvvetleriyle taktik geri çekilme planını uygulamaya koyarak Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği Kurna bölgesine geri çekilmiştir. Cavit Paşa, bu sırada İngilizleri Basra’ya davet eden kimi Arap aşiretlerini Bağdat’taki üst komutanlığa şikayet etmiş, mücadeleyi sürdürebilmesi için kendisine takviye kuvvet gönderilmesini istemişti. Bu talebi olumlu karşılanmış bir alay ile bir makineli tüfek bölüğü gönderileceği bildirilmiş, ancak talep edilen kuvvetler zamanında bölgeye ulaştırılamamıştı. Ayrıca Başkomutan Vekili Enver Paşa tarafından yerli halktan yararlanmak amacıyla Hicaz’da İbn-i Suud ile İbnurreşid’e hediyeler gönderilmişse de bundan bir sonuç alınamamış, bu sırada ikili oynayan Arap aşiret reisleri İngilizlerin yanında yer almayı uygun bulmuşlardı.

Talep ettiği takviye birliklerin gelmemesi üzerine daha fazla kayıp vermek istemeyen Cavit Paşa, 20 Kasımda Basra’dan kuzeye çekilmek zorunda kalmıştır. Bu fırsatı değerlendiren İngiliz ordusu, 23 Kasım 1914’te Basra’yı işgal etmiş, hepsi olmasa da bölgedeki kimi Arap aşiretleri şehre giren İngiliz askerlerini sevinç gösterileriyle karşılamışlardı. İngilizler Basra’ya girdikten sonra yerel halka hitaben yayımladıkları bildiride şunları yazmışlardır: “Bilirsiniz ki İngiltere’nin öteden beri dünyadaki bütün öbür devletlerden ve hatta Türkiye’den çok, milyonlarca Müslüman uyruğu vardır.

İngiltere, Türkiye’ye dostluk göstermiş ve bir kaç ay önce savaş çıkınca ona yansız kalması öğüdünde bulunmuştur… Ancak Almanlarca yanlış yola sürüklenen Türkiye öğütlerimizi dinlemedi ve arada savaş çıktı. Şimdi İngiltere hükûmeti Basra’yı ele geçirdi. Osmanlı ile savaş durumu varsa da halka karşı düşmanlığımız ve kötü niyetimiz yoktur. Halka dost ve komşu olduğumuzu ispat etmeyi umuyoruz. Artık bölgede Türk yönetiminden eser kalmamış; İngiliz yönetimi kurulmuştur. Onun altında hem din, hem de dünya işleriniz de hürriyet ve adaletten faydalanacaksınız.”

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 1

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 2

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 3

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 4

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 5

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi 6

Kutü’l Amare Kuşatmasından Önce Irak Cephesi Son

Cemil Bey – Osmancık Taburu Kumandanı

Cemil Bey! Görülen ve işitilen bütün fedakarlıkları kendi şahsında toplayan bu kahraman askerimiz de Irak cephesindeki diğer şehitlerimiz gibi Irak çöllerinden cennete uçtu.

Süleyman Askerî Bey ile birlikte Irak’ta İngilizlerle uzun müddet çarpışarak düşmanı defalarca perişan eden Osmancık Taburu Kumandanı Cemil Bey, Kurna civarında Rota suyunun kahraman müdafileri ile birlikte fevkalade fedakarlık göstererek 20 Ocak 1915 tarihinde şehadete ermiştir. Öyle ki, topyekun hücum eden düşmana pek az bir kuvvetle karşı gelen Cemil Bey bir şarapnel parçası ile gövdesini ve kollarını olduğu yerde bırakarak ve (Allah Allah… Hücûm… Hücûm!…) sedasıyla sarı kumlar üzerinde asil kanını akıtarak dört beş adım daha ileriye doğru yürüdükten sonra yere düşmüş ve tüyleri ürperten bu manzara karşısında hayret içinde kalan Osmancık‘ın kahraman ve azimli askerleri tarafından son ve kesin bir hücum icrasıyla düşmanın oradan uzaklaştırılmasını sağlamıştır.

Esasında, bu muharebeden sonra kaybına ihtimal verilmeyen Cemil Bey‘i sonsuza kadar kaybetmiştik. Onun ölümüne kimse inanamıyor ve başına üşüşenler kan pıhtılarıyla kurumuş ve soğumuş cesedinden halen ses almak istiyorlardı. Cemil Bey ebediyete koşarken, her zaman karşımızda biraz daha alçalan ve alçaldıkça ne olduğu ortaya çıkan soysuz düşmanda arkasına bakmaksızın kaçıyordu.

Cemil Bey

Cemil Bey

Cemil Bey askerlik mesleğini takdire şayan bir şekilde icra eden bir komutandı.

19 Nisan 1904 tarihinde Mekteb-i Harbiye’den Teğmen olarak mezun olduktan sonra Üçüncü Ordu’ya gönderilmiş ve 6 Şubat 1909’da Mekteb-i Harbiye bölük komutanlığına nakil olarak 25 Eylül 1909’da Üsteğmenliğe terfi etmiştir.

1 Kasım 1909 tarihinde jandarma teşkilatına hizmet ettiği sırada Bağdat’a gönderilerek 23 Şubat 1911’de Bağdat Efrad-ı Cedîde Mektebi bölük kumandanlığına tayin edilmiş ve bilahare hizmeti son bularak 4 Nisan 328 tarihinde Bağdat’dan hareketle uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Trablusgarb’a ulaşarak savaşa katılmış ve oradan yoldaşı Süleyman Askeri Bey‘le birlikte hayli fedakarlık yaptıktan sonra 29 Ekim 1912 tarihinde başarılı hizmetine istinaden yüzbaşılığa terfi etmiştir. Aynı tarihte Bingazi Kuvvetleri Kurmay Subaylığı vazifesini yerine getirmiş ve fedakarlıkların ardından İstanbul’a dönmüştür.

Bir müddet Bolayır’da (Miralayı Nuri Bey müfrezesiyle beraber) bulunmuş ve 18 Şubat 1914 tarihinde İzmir alayının Aydın taburunun Söke bölüğü kumandanlığına tayin edildikten sonra birinci dünya savaşının ilanı sonrasında Irak’a giden ilk kuvvetlerden Arabistan çöllerinde ölmez ve unutulmaz bir nam bırakan Osmancık Taburu’yla birlikte Bağdat’a gitmişti.

Osmancık Taburu komutanlığına Binbaşı Üsküdarlı Cemil Bey atanmıştı. Osmancık Taburu ve sefere katılacak gönüllüler arasında Binbaşı Ali (Çetinkaya), Yüzbaşı Halil ( Türkmen ) Üsteğmen Nazilli’li Fuat, Yahya Kaptan, Üsteğmen Fikri, Teğmen – Yazar Mehmet Ali ( Fetgeri ), Yedek Subay Hamza Osman ( Erkan ), Üsteğmen Emirganlı Şevket ve Doktor Yüzbaşı Sinoplu Sefer Beyler gibi Teşkilat’ı Mahsusanın fedai subayları bulunuyordu. Irak’a gidecek kuvvetlere Süleyman Askeri Bey komuta etmekteydi.

Her şeyden önemlisi sevdiği vatanının düşman tecavüzüne maruz kalan bir parçasını kurtarmaya koşan Yüzbaşı Cemil Bey, zafer için daima tatlı ümitler besler ve canını verdiği son dakikaya kadar düşmanın kesin ezilme haberlerini beklerdi. Evet.. Çok sürmedi bu beklenilen haberler gelmeye başladı. Bir müddet sonra Felahiye civarında İngilizler hezimete uğradı ve perişan oldu.

Kutü’l Amâre sükut etti; fakat bu şanlı ve muzafferiyet haberleri onun “zafer” seslerini bekleyen kulağına erişemedi. Kutü’l-Amâre’nin semalarında dalgalanan yeşil ve al bayrakları Irak’ın bütün çarşılarında yapılan şenlikleri görmeye ömrü vefa etmeyen Cemil Bey şimdi Rota’da yeşil hurma ağaçlarından uzanan gölgeler altında sarı kum tabakalarının kefenlediği bir mukaddes içinde uyuyor.

O, kendisini yakından tanıyanlarca: Bir ölümsüzdü. Halbuki, ölüm onu da aramızdan uzaklaştırdı.

Dağıstani Mehmed Fazıl Paşa’nın Ölümü

Orgeneral Dağıstani Mehmed Fazıl Paşa, Kut’ül Amare önünde şehit oldu. Herkesin tanıdığı, herkesin sevdiği ve hürmet ettiği bir adam. Yumuşak huylu ve her cana yakın gelen bir isim daha şehadete yürüdü.

Mehmed Fazıl Paşa hayat mücadelesine akrabasından büyük Şeyh Şamil’in emrinde dahil olurken henüz yedi yaşında idi. Hırs ile Kafkasya’ya elli sene boyunca durmadan yağan Moskof güllelerinin son taneleri, bu cömert Kafkasyalının beşiği etrafına düşmüştü. Irak’ta orduya atılan İngiliz mermileri de göğsü ve tabutu üstünde patladı. Yeryüzünde o muazzam başlangıca bundan daha layık bir muhteşem son olamazdı.

Dağıstani Mehmed Fazıl Paşa

Dağıstani Mehmed Fazıl Paşa

Bulunduğu dönemde dünyanın en yetenekli süvarisi ve silahşörü olduğu tartışmasız olan Mehmed Fazıl Paşa, biri masum, diğeri dost, iki binek taşı ayırmıştı: Beşiğinden binici olduğu güzel atlardan tabutunun üstünde indi!…

Yedi yaşında aramaya başladığı şehadeti nihayet yetmiş yaşında ve en şerefli bir mücadele sahnesinde buldu. Mübarek mezarı önünde hepimiz saygı ile eğilmeliyiz!…

Mehmed Fazıl Paşa’nın namını pek genç yaşımdan beri işitirdim. Özünü ve ahlakını bilenler, bu asil Dağıstanlıyı mertliği ve kahramanlığı ile överlerdi. Şahsını savaş ilanından az önce tanıdım. Bağdat’dan Kafkas savaşına giderken Musul’dan geçmiş ve bir kaç gün kalmıştı. Bir dönem Bağdat’da aylarca beraber bulunduk. Uzun boyundan, geniş göğsünden, iri çehresinden, ak ve seyrek sakalından görünen heybeti, daima merhametli bakan gözleri, o metin ve hayırlı kişinin içinde hassas ve köle bir ruhun gizlendiğini haber verirdi.

Büyük ve tek parça bir mermer heykel üstüne konmuş bir arslan başı düşünün: İşte Mehmed Fazıl Paşa‘nın, dururken aldığı şekil buna benzer!.. Fakat o iyi edici ganimet nazarların sürekli konuşmaya meyletmesi, ailesinin muazzam reisi ve hissiyat ve harekatının yol göstereni, düzenleyeni, piri Şeyh Şamil ile şeyhin neslinden asilzade Gazi Mehmed Paşa’ya -ki Mehmed Fazıl Paşa’ya enişte olarak da bir akrabalığı vardı- ulaşınca o hayırsever bakışlı mavi gözleri birden bire kızarır ve ağlar, ağlardı. Dağlarına Rusların elli sene ateş ve ölüm yağdırdığı Kafkasya’nın acısını düşünen Mehmed Fazıl Paşa’nın gözleri altmış sene yaşlar akıttı.

O daima Kafkasya’yı söylemekle hoşnuttu ve öyle zannederim ki bununla avunuyordu. Şeyh Şamil’le beraber nasıl savaştıklarını ve yine birlikte esir düşerek esarette nasıl yaşadıklarını anlattığı zaman, sade ve basit sözlerden oluşan ifadesi o kadar samimi ve canlı bir hal alırdı ki adeta o olayı ve manzarayı kendi gözlerimle görür ve o savaş seslerini kendi kulaklarımla işitir gibi olurdum. Kafkasya’nın birgün mutlaka tekrar bizim olacağından emindi. Çünkü itimat ettiği Şeyh Şamil hazretleri bu kanaatle yaşamış, bu inanç ile savaşmış ve bu iman ile ölmüştü!

Mehmed Fazıl Paşa derdi ki:

— Biz Rusya’da iken bir gün Şeyh Şamil, çocuklarını ve ailesini huzuruna çağırdı. Ve Kafkasya’yı Ruslardan geri almak için her fırsattan istifade etmemizi ve son ferdimiz kalıncaya kadar hepimizin çalışmamızı bize vasiyet suretinde tavsiye ettikten sonra, “Kafkasya Osmanlı padişahınındır. Moskoflardan kurtarır kurtarmaz, mülkü sahibine teslim ediniz ve siz de memalik-i şahanenin başka taraflarında nasibinizi arayınız. Kafkasya’da kalırsanız belki içinizden veya evladınızdan biri şeytana uyarak, halife-i İslamı dil-gîr edecek veya şübheye düşürecek bir hareketde bulunur.” dedi.

Mehmed Fazıl Paşa’nın nazarında Kafkasya, üstünde Şeyh Şamil’in oturduğu ve idare ettiği bir tahttı. Onun üstünde İslam halifesi, onun üstünde de Allah’ı görürdü.

Şeyhinin ruhu, bu müridinin muazzam akıbetinden elbette razı, İslam halifesinin kalbi, saltanat ve hilafetinin bu hizmetkar askerinden elbette memnun ve Allah’u Teala bu mücahit ve şehit kulundan elbette razıdır.

* Bu makale Süleyman Nazif’in Harp Mecmuası 7. sayısındaki yazısından altındır.

I. Dünya Savaşında Bir Osmanlı Neferi

Bartınlı Hâmid Efendi 1880’lerde doğdu. Muhtemelen Rüştiye’de okudu. Bir süre esnaflık etti. I. Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde -yaşı otuzu geçmişken- silâh altına alınarak İstanbul’a gönderildi. İyi okur yazarlığı nedeniyle ilk günden, bölük emini ve yazıcısı oldu.

Bir seferberlik çılgınlığı içinde sayıları milyona yaklaşan Osmanlı askerlerinden biri olarak cepheden cepheye giderken gördüklerini ve izlediklerini kısa notlarla yazmak gibi yararlı bir tutkuyu, “929 gün” (iki yıl,altı ay, onaltı gün) sürdürdü. Böylece ilginç bir “Savaş Günlüğü” hazırladı. Bunu, Hindistan’daki tutsaklık anıları ile zenginleştirdi. Sonra yurduna ve memleketi olan Bartın’a döndü. 1936’da öldü.

57. Fırka 7. Alay 3. Tabur Mekkâre (yük hayvanı) Bölüğü Yazıcısı ve Bölük Emini Hâmid Efendi, Dünya Savaşı’ndan önce de askerlik yapmış, anlatılanlara bakılırsa kısa ömrünün ondört yılını cephelerde ve tutsak kamplarında geçirmişti. Bu uzun serencâmı kaleme alırken okuduğu eski kitapların dilini ve üslûbunu taklit etti. Bu anlatım kusuruna ve kısıtlı istihbarat olanaklarına karşın, bıraktığı defter; sorumlulukları ölçüsünde yanlılıkları da kuşkusuz olan komutanların anılarına oranla yalınlığı ve iç­ tenliği ile tarihimizin çarpıcı bir belgesi sayılabilecek değerdedir. Dahası, İslâmcı ve cihâdcı bir yaklaşımla günlüğünü işlerken XX. yüzyıl başındaki uluslararası ilişkilerden, Osmanlı Devleti’ni oyuncak edinen hırs ve hayal politikasından, Irak’ta asıl ne için savaşıldığından habersizdi. İyi ki de habersizdi. Bu sayede koşullanmadan canlı bir kamera gibi, olayları ve kişileri görebildiğince saptadı.

Özellikle de Kût’ül-amare’de odaklanan, İngilizlerin petrol yataklarını ele geçirmek, Osmanlıların da Bağdad ve Basra gibi kutsal yerleri bırakmamak için sürdürdükleri Irak Cephesi Savaşlarını -tâbir câizse- görüntüledi.

Hâmid Efendi’nin “ 17 Ağustos 330’da (29.8.1914) Bartın’dan yola çı­kıp İstanbul’da Beykoz Akbaba’daki Ahmed Midhat Efendi’nin (ünlü yazar) çiftliğinde bulunan 7. Alay’a katılmasından” birkaç ay sonra Birinci Dünya Savaşı başlamış; 57. Fırka’nın bütün birlikleri 29 Aralık 1914’ten itibaren trenle Doğu’ya sevkedilmiştir.

Günlüğün ilk sayfaları bu yolculuğu anlatır: Toprakkale İstasyonu’ndan sonra Gâvur Dağı’nı aş­mak için yedi gün yol yürünür. Reco’da tekrar trene binilerek 14 Ocak 1915’te Halep’e varılır. 24 Ocak’ta Akçakale’ye, oradan Urfa’ya, 2 Şubat günü de Viranşehir’e ulaşılır. “ Osmanlı Hükûmeti’ne isyan eden İbrahim Paşa’nın (Millî İbrahim) payitahtı olan Viranşehir, beş bin hâne olup ümeraları (beyleri) ise sabıkan (daha önce) isyan eden merhum İbrahim Paşa’nın damadı İbrahim Bey’dir. Bu İbrahim Bey, Fırka’yı dört gün dört gece dâvet ve ziyafetle ağırlar. Yedirdiği taam (yemek) koyun eti, pirinç pilâvı, zerde ve baklavadır.” Konaklama süreleri ile birlikte elli günlük bir yürüyüşten sonra 24 Mart 1915’te Revandiz geçilerek “Acem Toprağı” na girilir. Fırka Kumandanı askeri toplayarak “Evlatlarım, işte bugün bastığınız toprak Acem toprağıdır. Şimdiye kadar ecdadımızdan Dokuzuncu Padişahımız Yavuz Sultan Selim Hazretleri, Asakir-i Osmaniye ile Acem Mülkü’ne hücum eylediğinde işte bu yoldan yürüdü!” der. Fırka’nın selâmeti için sığırlar, koyunlar kurban ettirir.

17 Nisan’da Rumiye kentine gelinir. 28 Nisan’da ise Dilman yakınlarında Ruslarla ilk savaşa tutuşulur ve 7. Alay ilk şehitlerini verir. Üç gün sonraki büyük savaşta ise 3700 kişinin şehit olması ya da yaralanması, herkesi korkuya düşürür. Fırka Şargöl’e çekilir. Burada tahkimat yapı­mına girişilir. Alman emir gereği 11 Mayıs 1915’te uzun sürecek yeni bir yürüyüş başlar. Açlığın ve salgınların yanısıra düşman takibi de ikmâl ve istirahat olanaklarını kısıtlar. Başkale yakınlarında ise ablukaya düşülür. Gün gün şehit sayıları artmaktadır. Ağızlara tek lokma konmaksızın geçirilen beş günden sonra, 7 Haziran’da Siirt’e gelinebilinir. Dicle geçilirken iki yüzden fazla asker boğulur. Artçı bölükleri de çeteler vurmaktadır.

Halil Kut Paşa

Halil Kut Paşa

Halil [Kut] Paşa (6. Ordu ve Irak Cephesi Komutanı) öç duygusu ve çaresizlik içinde kimi köyleri yaktırır. 20 Haziran’da perişan birlikler Bitlis’e dökülür. Burada fazla kalınamayarak o ayın 25’inde Ahlat’a geçilir. Fakat “bahçeleri meyve dolu Ahlat” bomboştur. “Eli ayağı tutan insanlar kaç­mış, Ermeniler İslâmları tepelemiş, İslâmlar Ermenileri tepelemiş, hiç kimseler yoktur. Kediler miruk miruk ederler ve leşlerin her birisi şişmiş ve kokmuştur.”

Üç gün sonra Ruslarla savaş başlar. Çatışmalar 15 Ağustos’a kadar, yüzlerce şehit verilerek sürdürülür. Erzurum’dan hareket eden 7. Alay, 15 Eylül’de Hasankale üzerinden güneye yönelir. Hınıs-Muş-Bitlis-Siirt yolu ile Ekim ayı sonunda Cizre’ye, 6 Kasım’da Musul’a, 13 Kasım’da Samerrâ’ya, ertesi gün de trenle Bağdat’a ulaşılır.

22 Kasım günü İngiliz sömürge askerleriyle savaşılır. 27 Kasım’da Selmanpâk’e girilir. 30 Kasım’da Fırka Komutanı Mehmed Ali Bey şehit olur. Halil Paşa, onun için Bağdat’da görkemli bir cenaze töreni düzenletir. Aralık günü düşmanın peşine düşen Fırka, öteki tümenlerle birlikte 4 Aralık 1915’te Kût’ül-amare’yi kuşatır. Artık aylarca sürecek topçu savaşları başlamak üzeredir. 6. Ordu’nun bir kısım birlikleri de Felâhiye’ye sevkedilerek İngilizlerin Basra üzerinden, Kût’ül-amare’ye kapanan General Tovvnshend’e yardım ulaştırma girişimleri durdurulur.

Hâmid Efendi’nin günlüğü özellikle bu evre için önemlidir:

» Hamid Efendi’nin Kut’ül Amare Anıları 1. Bölüm

» Hamid Efendi’nin Kut’ül Amare Anıları 2. Bölüm

Kut’ül Amare’de Asker Anıları

Bartınlı Hamid Efendi’nin Günlüğünden: I. Dünya Savaşı ve Kut’ül Amare Anıları

(Anılar Arapça el yazısından çevrilmiştir.)

Halil Paşa’dan Teslim Ol Çağrısı

12.3.1916 Bugün Ordu Kumandanımız Halil Paşa, Kut’ül Amare kuşatmasındaki İngiliz Kumandanı Townshend’e bir kağıt yazmış demiş ki imdadı­nıza gelip sizi kurtaracak ordunuzun halini gördün. Daha ümit eyleme teslim ol. Townshend, cevap vermiş ki teşekkür ederim. Kirmanşah’ın düşmüş olmasından haberdarsınız. İkincisi bu savaş bir şans işidir. Bir hücum ettiniz, bir daha etmeyiniz. Üçüncüsü Amerika’da gizli sulh konferansına katıldığınız kanısındayım. Belki barışı kabul ederim. Yoksa teslim olmak olanaksızdır.

Halil Kut Paşa

Halil Kut Paşa

Kut’ül Amare’de Beni Temmim Aşireti

15.3.1916 Bu bölgede “Beni Temmim Kabilesi” aşiretleri vardır. Bunların evleri büyük siyah kıl çadırlardan oluşmuş olup etraflarına birtakım kamışlar ile duvar çekilmiştir. Bunların geçimleri hurma, yüzlerce veya daha fazla koyun, keçi ve sığırları ile bir de ekmek yapmak için çiftçilikleri pek meşhurdur. Arpa ve buğday ve mısır ve karabakla dahi bir miktar yaparlar. Pancar, lâhana, soğan, sarmısak boldur. Bu Araplar esmer yüzlü ve mezhepleri ise kabile kabile, bazıları Sünnî, bazıları süflî olup bu süfliler konuşmalarında salavat makamında “ya Abbas” , bazıları “ ya Hamza” bazı­ları “ ya Câfer” bazıları “ ya Ali” derler.

Ali isminde buldukları Türkden çok hoş­lanırlar, ve Muharrem ayının on ikisinde bir yas tutarlar. Matemlerinde göğüslerine elleriyle yumruk vururlar. Derler ki “Şehzâde Ekberî! Şehzâde Ekberî” (Hz. Hüseyin) diye diye kendilerini kana bularlar. Kılıç gürz kalkan dahi birbirlerine saldırırlar. Bir kimse aralarında öldüğünde şehit oldu diye hepsi onu öper, koklar ve kucaklarlar…

Kut’ül Amare’de Çok Şehit Verildi

3.4.1916 Ateşler arasında çok sayıda kişi öldü. Savaş meydanında insan ve toprak birbirine karıştı. Yola ilk çıktığımızda taburumuzun mevcudu 1280 asker idi. Şimdi bundan sonra 190 Kürt, 70 Laz, 150 Arap, 50 Türk bugüne kadar gelmiştir, şimdi ise mevcudumuz toplamda 380 kaldı. (1360 ölü!)

Kut’ül Amare’de İngilizlere Saldırı

16.4.1916 Kahraman Halil Paşa Hazretleri, kahraman 7. Alay’a emir verip, süngü ile hücum edildi. Düşmanlar cesur Türklerin süngülerini gördüklerinde ellerindeki süngüleri takılı tüfeklerini atıp kalp çarpıntısı ile geri çekilmeye mecbur kalmıştır. Şükür Allaha bir tabur İngiliz esir alınarak ve tahminen 3500 İngiliz ölü ele geçirilmiş, geriye kalanı zorla istihkâmlarına kaçmışlardır. Bu çatışmada 300 şehit ve 400 yaralımız oldu.”

21.4.1916 Bugünlerde artık memleketten beraber çıktığım arkadaşlarıman çok az kaldı. Ekmek, peksimet ve hurma, üç askere verilen yemek bir askere verilmektedir. Öyle zaman oldu…”

Kut’ül Amare’de İngilizlerin Rüşvet Teklifi

26.4.1916 İngiliz Kumandanı demiş ki, 23 bin silâh, 45 top, 1.5 milyon lira ve binbeşyüz adette beygir vereyim beni ordumla beraber silahsız olarak Şeyh Said’den geçirerek İngiliz Orduga­hına ulaştırın.”

Kut’ül Amare’de İngilizlerin Telsim Olması

Halil Paşa ve İngiliz Esirler

Halil Paşa ve İngiliz Esirler

24.4.1916 Çorba zamanında düşmanın beş adet beyaz renkli uçağı üzerimizde dönerken, fırlatılan top mermilerinden birisi bir uçağa isabet etti ve uçak hızla toprağa düşerek paramparça olmuştur. Ve ikindi zamanı oldu. Kût’ül-amare’de bulunan düşmanımız artık aman diledi. Açlık canlarına yetmiş. Hemen Generalleri Townshend’i önce dışarıya getirtip ardından Paşa, beş subay, 480 asker, 13390 mitralyöz, 35 top, 45 büyük çadır bunlar Osmanlıya teslim olmuşlardır.”

General Townshend’in Oğlunun Ricası

İngiliz General Towshend

İngiliz General Towshend

30.4.1916 General Townshend’in oğlu, Kumandanımız Halil Paşa’ya elçi göndererek babası ile görüşme ricasında bulundu. Halil Paşa buna müsaade etti. İçi çok sayıda kadın ve esir olan İngiliz askerlerine hediyelerle dolu bir vapur bize doğru geldi. Bu vapur böylece Bağdat’a kadar gitmeye izinliydi…”

Kut’ül Amare’de Türk Düşmanlarının Asılmaları

Bugün İngilizlere son derece yardım eden, Kût’ülamare kasabasının büyük şeyhi ve aile bireyleri büyük küçük darağacına asıldılar.

Ardından 77 adet Arab idam edildi. Bunlar da şeyhin yoldaşları olup, Türk’e düşman bir kimseler oldukları anlaşıldığından idam edilmişlerdir.

Enver Paşa’nın Kut’ül Amare’ye Gelmesi

Enver Paşa

Enver Paşa

21.5.1916 Harbiye Nazırı Enver Paşa, Kut şehrine gelmiştir. Bizim 7. Alay’ın, arkadaşımız, 9. Alay’ın ve diğeri 44. Alay’ın sancaklarına Osmanlı ve Alman olmak üzere kahraman madalyaları, çift delik olarak takmıştır…”

İngiliz Esareti İle Eğlenmek 🙂

21.11.1916 bugün mutfağımızda askere aşure çorbası pişmiştir. Malzemesi; keşkek, şeker, fındık, ceviz, nar ve hurmadan ibarettir. Bugün, Kut’ül-amare alındığı gün imiş. Bir de bu akşam İngilizlerin esaretlerinin taklitlerini sinema ile gösterdiler. Efkâr bir cünbüşdür (düşündürücü bir eğlencedir.)

Site İçi Arama
Reklam
Reklam

Kut'ül Amare Asla Unutulmayacak! - www.kutulamare.gen.tr